'Ekrandan okuma mesafesi 30-40 santimetre olmalıdır'

SAMSUN – FATİH MEHMET KÜRKÇÜ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Birinci, “Cep telefonu veya bilgisayarda ekrana bakarak okuma mesafesi 30-40 santimetre olmalıdır. Daha yakından bakıldığında şikayetlerde artış olacaktır. Çünkü okuma sırasında dikkat ve göz kırpma refleksi azalır, gözde kuruma oluşur.” dedi.

Birinci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi teknolojik cihazların yoğun kullanımının çeşitli rahatsızlıklara neden olduğuna işaret etti.

Bu tür cihazlara son yıllarda toplumda bağımlılık görüldüğünü dile getiren Birinci, uzun süreli ekrana bakanlarda alerjik ve miyop benzeri göz şikayetlerinin arttığını söyledi.

Özellikle büyüme çağındaki çocuk ve gençlerin bu cihazları kullanımının kısıtlanması gerektiğini vurgulayan Birinci, şu değerlendirmede bulundu:

“Özellikle çocuklarda hafta içi ve hafta sonu diye ayırıp cihazların kullanımını belirli saatlerde kısıtlayabilirsek çok daha iyi olacaktır. Aksi takdirde gözde duyarlılık reaksiyonları çoğalarak alerjik şikayetler artabilir. Cep telefonu veya bilgisayarda ekrana bakarak okuma mesafesi 30-40 santimetre olmalıdır. Daha yakından bakıldığında şikayetlerde artış olacaktır. Çünkü okuma sırasında dikkat ve göz kırpma refleksi azalır, gözde kuruma oluşur. Bu da bir handikap oluşturur. Gözyaşının azaldığı durumlar, ileri yaşlar için daha büyük sorunlara neden olabilir.”

Özellikle gelişim çağındaki çocukların cep telefonu ve tabletlerden mümkün olduğunca uzak tutulması gerektiğinin altını çizen Birinci, bunların en fazla haftada 1-2 saatlik sürelerde kullandırılabileceğini anlattı.

Prof. Dr. Birinci, teknolojik cihazlarda ekranın yaydığı ışık ve ısının zararlarına değinerek, “Işıklı ekran ve ısı, bir de göz kırpma refleksinin azalması nedeniyle göz kuruluğu ve buna bağlı şikayetler oluşacaktır. Orta ve ileri yaşların önemli kısmında, özellikle bayanlarda göz kuruluğu önemli bir sorun. Bu cihazların ekranları bu şikayetleri artıracaktır. Günümüzde göz hekimlerinin reçetesine en çok giren ilaçlar, suni gözyaşı preparatlarıdır.” diye konuştu.

'Çikolata kisti kısırlığa neden oluyor'

İSTANBUL-Hatice Şenses

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Reprodüktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ercan Baştu, halk arasında “çikolata kisti” olarak da tanınan endometriozisin kısırlıkla ilişkisi bilinen bir hastalık olduğunu belirterek, “Hastalığın gebe kalamayan kadınlarda görülme sıklığı, yüzde 50’lere kadar ulaşmaktadır. Tüm dünyada 176 milyon, ülkemizde de 2 milyona yakın kadın sorundan etkilenmektedir.” dedi.

Baştu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğurganlık çağında kadınların en sık yaşadığı problemlerden birinin endometriozis olduğunu anlatarak, bunun 25-35 yaş arasındaki kadınlarda daha sık görülebildiğini ifade etti. 

Hastalığın üreme çağındaki kadınlarda görülme sıklığının yüzde 5-10 civarında seyrettiğini, sorunun anne ya da kız kardeşinde görülmesi durumunda, riskin 6-7 kat daha arttığını dile getiren Baştu, “Kısırlıkla ilişkisi bilinen hastalığın gebe kalamayan kadınlarda görülme sıklığı, yüzde 50’lere kadar ulaşmaktadır. Tüm dünyada 176 milyon, ülkemizde de 2 milyona yakın kadın sorundan etkilenmektedir.” dedi.

“Az meyve, sebze tüketimi, kisti büyütebilir”

Doç. Dr. Baştu, çikolata kistinin beslenme tarzıyla tamamen ortadan kaldırabilecek bir problem olmamakla birlikte, bu anlamda bazı noktalara dikkat etmek gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Nasıl grip olduğumuzda savunma hücrelerimizin tükettiği antioksidan enzimlerimize destek vermek için A ve C vitamini tüketiyorsak, aynı mantıkla yine vitamin desteği sağlamak, antioksidan içerikli koyu yeşil, mor yapraklı sebzeleri tüketmek yararlı olabilir. Ayrıca bu hücrelerimizi harekete geçirecek, vücutta yabancı olarak algılanacak besinlerden de uzak durmakta yarar vardır. Bunlar genellikle asitli içeceklerde ve hazır besinlerde, işlenmiş buğday ürünlerinde bulunur. O nedenle tam buğday ürünlerini tüketmek daha sağlıklıdır. Ayrıca zamansız üretilen sebze ve meyvelerde ve hazır besinlerde kullanılan katkı maddeleri fito östrojen içermektedir. Bu da vücutta östrojene dönüşerek endometriozis dokusunda büyütücü etki yapmaktadır.”

Hastalığın yerleşmiş olduğu bölge ve yayılma durumuna göre başta ağrı olmak üzere farklı belirtiler gösterebileceğini, bazı hastalarda ise herhangi şikayet olmaksızın, jinekolojik muayene esnasında saptanabileceğini aktaran Baştu, tanının bölgeden alınan parçanın incelenmesiyle konulabileceğini kaydetti.

Baştu, jinekolojik muayene esnasında ağrı, yumurtalıklarda kitle saptanması veya makata doğru yayılan bir ağrı hissedilmesinin de hastalığı düşündürebileceğini dile getirerek, “Ultrasonografi tanı için büyük ölçüde yardımcıdır ancak kesin tanı ancak laparoskopiyle görüp, örnek alıp sonrasında mikroskop altında dokunun incelenmesiyle sağlanır.” ifadelerini kullandı.

“Çikolata kisti olan kadınlar, gebeliği ertelememeli”

Baştu, “Hastalığın görülmesi, kadının gebe kalamayacağı anlamına gelmez. Ancak gebe kalma şansını azaltır. Sorun, yumurtalık kapasitesini olumsuz etkileyeceği için kadınların gebeliği çok ertelememeleri, hatta bazı durumlarda yumurta dondurmaları da önerilebilir.” diye konuştu.

Hastanın şikayetine ve durumuna göre ilaçla tedavi veya ameliyat önerilebildiğini anlatan Baştu, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Ağrı ilaçlarla tedavi edilebilirken, kısırlık için ilaç tedavisinin yararı yoktur ve cerrahi gerekir. Ağrı kesicilere yanıt alınamayanlarda veya çocuk isteği olup gebe kalamayanlarda cerrahi tedavi tercih edilir. Cerrahi esnasında mümkün olduğunca yumurtalıklar korunmalıdır. Ameliyat sonrasında gebe kalma oranı en yüksek ilk aydır. Cerrahi tedavi sonrası gebelik olmayan olgularda eğer tüplerde ve spermde ciddi bir sorun yok ise aşılama yöntemi tercih edilebilir. Daha ileri yaşta, ciddi sperm problemi olanlarda, uzun süredir gebe kalamayanlarda ise doğrudan tüp bebek tedavisi daha uygun olacaktır.”

“Adet ağrısı doğal karşılanmamalı”

Baştu, tedavi edilen bazı hastaların şikayetlerinin tekrarlayabileceğini, ağrının çok şiddetli olması ve tedavi sonrasında azalma göstermemesi durumunda rahim ve yumurtalıkların alınmasının son çare olduğunu bildirdi.

Bu durumda hastalığın tekrarlama riskinin de ortadan kalkacağını vurgulayan Baştu, adet sırasında ağrının doğal karşılanmasının tanıda gecikmeye yol açtığını söyledi.

Baştu, ağrısı olan bir kadının ilk doktora başvurmasından endometriozis tanısı almasına kadar geçen sürenin bazen 7-8 yılı bulduğuna dikkati çekerek, “Bu nedenle tanı sırasında mutlaka akılda bulundurulması gerekir. Şu anda her ne kadar nedeni ve tedavisi kesinleşmemiş olsa da hayat kalitesini bozan bulguların ortadan kaldırılması tamamen doktor-hasta iletişiminin verimli bir şekilde sağlanmasıyla mümkün olmaktadır. O nedenle hastayla doktor iletişim halinde olmalı ve her sorunun çözümünü beraber planlamalıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

Demir eksikliği anemisi rahim kanserinin belirtisi olabilir

İSTANBUL – Hatice Şenses Kurukız

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan Keskin, demir eksikliği anemisinin rahim kanserinin de belirtisi olabileceğinin unutulmaması gerektiğini belirterek, “Bu nedenlerle demir eksikliği saptanmış kadınların dahiliye uzmanlarıyla birlikte, kadın doğum uzmanlarınca detaylı olarak incelenerek takip ve tedavi edilmesi gerekmektedir.” dedi. 

Keskin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, demir eksikliği anemisinin dünyada en sık görülen anemi türü olduğunu ifade etti.

İstatistiklere göre dünyada kadınların yüzde 30-35’inde, erkeklerin yüzde 10-20’sinde, hamilelerin ise yüzde 50’sinde demir eksikliği anemisi görülebildiğini vurgulayan Keskin, gebelikte kadınların günlük olarak 7-10 miligram demire ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Keskin, bu nedenle, hamilelerin kadın doğum ve dahiliye uzmanlarının kontrollerinden geçerek, öneriler doğrultusunda demir replasman tedavisi almaları gerektiğini aktararak, şöyle devam etti:

“Kadınlardaki aşırı adet kanaması ve gebelik yanında, sık doğum ve düşük de demir eksikliği anemisi sebepleri arasında sayılabilmektedir. Bunların yanında, demir eksikliği anemisinin rahim kanserinin de belirtisi olabileceği asla unutulmamalıdır. Bu nedenlerle demir eksikliği saptanmış kadınların dahiliye uzmanlarıyla birlikte, kadın doğum uzmanlarınca detaylı olarak incelenerek takip ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Tüm bunların yanında hastalarımızda, demir eksikliği yapabilecek diğer sorunlar da düşünülerek, tüm hastalarda gastrointestinal ve ürogenital sistem taranmalıdır. En azından gaitada gizli kan ve tam idrar tetkikleri planlanarak bağırsaktan ve üriner sistemden kan kaçağı yapabilecek bir patolojinin varlığı araştırılmalıdır. Eğer gaitada gizli kan pozitif ise endoskopiler yapılarak üst ve alt gastrointestinal sistemler taranmalıdır. Hastalarda anemi çok derinse mutlaka ailesel kansızlık yapabilecek hastalıklarla birlikte kemik iliği yetersizliği yapabilecek durumlar araştırılmalı, gerekirse hastanın bir hematoloji uzmanına yönlendirilmesi sağlanmalıdır.”

“C vitamini demir emilimini artırır”

Prof. Dr. Özcan Keskin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Demir eksikliği tedavisinde dengeli ve sağlıklı beslenmenin tedaviye katkısı büyüktür. Bu dönemde içerdiği zengin demir nedeniyle kırmızı et, balık, pekmez gibi gıdaların tüketiminin arttırılması, oral yoldan demir sağlanmasına katkı sağlayacaktır. Bunların yanında taze sebze, meyve, kuru baklagiller bolca tüketilmelidir. C vitamini demir emilimini arttıracağı için C vitamini içeren gıdaların da fazla tüketilmesi öneriler arasındadır. Vücutta yeterli demir depolanabilmesi için en az 3 ay, bazı vakalarda 6 ay boyunca ilaç kullanımı gerekebilir. Tedavi sırasında B12 ve folik asit vitaminlerinin alınımı da mutlaka sağlanmalıdır. Burada unutulmaması gereken, demir replasman tedavisinin süresinin mutlaka uzman doktorların görüşü alınarak planlanmasıdır.”

Hemşire simülasyon laboratuvarı açıldı

İSTANBUL

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi bünyesinde kurulan “hemşire simülasyon laboratuvarı“nın faydalı olacağını ümit ettiğini belirterek, “Tüm sağlık sistemimize daha yetişmiş, el becerisi daha iyi olan profesyoneller yetiştireceğiz.” dedi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi bünyesinde kurulan “hemşire simülasyon laboratuvarı” törenle açıldı. Erdöl, açılışta yaptığı konuşmada, öğrencilere daha iyi eğitim imkanı verebilme gayreti içinde olduklarını söyledi.

Bundan yola çıkarak Hemşirelik Fakültesi öğrencileri için böyle bir laboratuvar oluşturduklarını anlatan Erdöl, “Burada öğrencilerimiz, hastaya eli değmeden, önce maketler üzerinde simülasyon merkezimizde bir hastanın nabzına nasıl bakacaklar, nabız yüksekliği veya düşüklüğü, solunum sayısını, diğer hayati belirtilerini, cildinin renginden nefes sayısına kadar her şeyi maket üzerinde öğrenecekler. Ondan sonra hastanın karşısına geçip hastayla muhatap olacaklar.” dedi.

Erdöl, öğrencilerin daha sonra stajlarını hasta üzerinde yapacaklarını ve eğitimlerini bitirip diplomalarını aldıklarında hastalara gerçekten profesyonel olarak yaklaşabileceklerini kaydederek, “Bu merkez eğitimin önemli bir basamağıydı. Öğrencilerimize ve hepimize faydalı olacağını ümit ediyorum. Tüm sağlık sistemimize daha yetişmiş, el becerisi daha iyi olan profesyoneller yetiştireceğiz.” ifadelerini kullandı.

Bu arada geçmişten bugüne hemşire kıyafetlerinin yer aldığı “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane” sergisi de açıldı.  

Muhabir: Metin Tokgöz

Doğumdan sonraki ilk bin günde beslenmeye dikkat

ANTALYA

Klinik Enteral Parentel Nütrisyon (KEPAN) Derneğince bu yıl 10’uncusu düzenlenen Klinik Enteral Parenteral Nütrisyon Kongresi, Belek Turizm Merkezi’ndeki bir otelde başladı.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tülay Erkan, burada yaptığı konuşmada,malnütrisyonun (yetersiz, kötü beslenme veya hastalıklara bağlı beslenme bozukluğu nedeniyle vücutta görülen değişikliklerin tamamı) sadece kişisel yönden hastaların hayatını etkileyen bir problem değil, bir toplumsal sağlık sorunu olduğunu belirtti.

Bebeklerde yetersiz beslenmenin önüne geçme konusunda anne sütünün önemine dikkati çeken Erkan, ilk 6 ay “olmazsa olmaz” olan anne sütüne 2 yaşına kadar devam edilmesinin önerildiğini söyledi.

Anne sütü alamayan çocuklara verilen mamaların içeriklerinin anne sütüne yakın olduğunu ifade eden Erkan, şunları kaydetti:

“Anne sütü alanlar ile alamayanlar arasında ilerideki yaşamlarında sağlık sorunları açısından belirgin bir fark var. İlk bin gündeki sağlıklı bir beslenme, ileride oluşabilecek davranışsal sorunlar, psikolojik bozukluklar, kanser ve kalp hastalıklarının gelişimini önleyebiliyor. İleride yaşanan sorunlar bu dönemdeki beslenme bozukluklarından itibaren başlayabiliyor. İlk bin gündeki beslenmeyi anne sütü temelli, sağlıklı planlayabilirsek ileride yaşanabilecek sağlık sorunlarını da önleyebilmiş oluruz.”

Muhabir:Servet Tümer

'Türkiye'de 2 milyon kişide bipolar bozukluk görülüyor'

İSTANBUL

Ruh sağlığı alanında çalışan dernek ve örgütlerin oluşturduğu platform tarafından, 30 Mart Dünya Bipolar Günü nedeniyle “bipolar bozukluğa” ilişkin basın toplantısı düzenlendi.

Toplantıda açıklamalarda bulunan Bipolar Yaşam Derneği sözcüsü Prof. Dr. Sibel Çakır, “Bir duygudurum bozukluğu olan bipolar bozukluk, eski ismiyle manik depresif hastalık ya da taşkınlık veya çökkünlük dönemlerinin yaşandığı, duygusal ve davranışsal iniş çıkışlarla giden, ara dönemlerde hastaların olağan iyilik hallerine döndükleri fakat bu hastalık dönemlerinin yaşam boyu görülebildiği bir bozukluktur.” diye konuştu.

Halihazırda bipolar bozukluğun başarılı bir şekilde tanındığını ve etkili biçimde tedavi edilebildiğini dile getiren Çakır, ancak hastalığın ilk yıllarındaki müphem belirtilerin, bozukluğun yineleyici doğasının ve değişik zamanlarda farklı hastalık dönemleri ile ortaya çıkmasının tanı koyma sürecini zorlaştırdığını aktardı.

“Dikkatsiz haberler mücadeleyi olumsuz etkiliyor”

Çakır, Türkiye’de yaklaşık iki milyon kişide bipolar bozukluk görüldüğünü kaydederek, bu durumdan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen aile bireyi sayısının ise 6 milyon olduğunun tahmin edildiği bilgisini verdi.

Çakır, zaman zaman medyada yer alan gerçek dışı ya da eksik adli vaka öykülerinin, intihar, uyuşturucu madde, alkol kullanımı ve bipolar bozukluk arasında bağlantı kurulmasının bozuklukla mücadele eden geniş kitleyi derinden sarstığını söyledi.

Bu haberlerin hastalıkla mücadelede önemine değinen Çakır, bu konuda haber yaparken dikkatli ve spekülasyondan uzak olunmasını istedi.

Sofraya yalnız oturan erkeğin ömrü kısalıyor

ANKARA

Japan Times“da yayımlanan çalışmada, Tokyo Tıp ve Diş Üniversitesi araştırmacıları, ailesiyle yaşayan ancak yemeklerini yalnız yiyen ileri yaştaki erkeklerde ölüm oranlarının, ailesiyle birlikte yiyenlerden daha yüksek olduğunu belirledi.

Çalışmayı yöneten Yukako Tani, “Yalnız başına yemek yemenin ölüm oranlarını etkilediğini düşünüyorduk ve bunu, çalışmamızda kanıtladık.” dedi.

Çalışmaya katılan 65 yaş üstü erkekleri 3 yıl boyunca gözlemleyen araştırmacılar, akşam yemeğini yalnız yiyenlerin ölüm oranının, ailesiyle birlikte yiyenlerden yüzde 50 daha fazla olduğunu ifade etti.

“Erken ölüm riski %20 daha fazla”

Araştırma sırasında akşam yemeğini ailesiyle yiyen 29 bin 182 erkekten yüzde 6’ya denk gelen bin 759 kişi ölürken, ailesiyle yaşayan ancak akşam yemeklerini tek başına yiyen bin 645 erkekten yüzde 9,5’e tekabül eden 156 kişi öldü.

Çalışma sürecinde, yalnız yaşayan ve yemeklerini yalnız yiyen erkeklerde erken ölüm riskinin ise ailesiyle yaşayan ve birlikte yemek yiyenlerden yüzde 20 daha fazla olduğu kaydedildi.

Ailesiyle yaşadığı halde yalnız başına yemek yemenin istismar ve yetersiz bakımın işareti olabileceğine dikkati çeken araştırmacılar, çalışmanın aynı zamanda yalnız başına yemek yiyen erkeklerin yetersiz beslendiğini de gösterdiğini belirtti.

Muhabir: Zehra Ulucak

DSÖ'den Avrupa'da kızamık salgını uyarısı

ANKARA

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa’da aşılama oranlarının düştüğü ülkelerde kızamık salgınına rastlandığı uyarısında bulundu.

Örgüt, yaptığı açıklamada başta İtalya ve Romanya olmak üzere aşılama oranının yüzde 95’in altında olduğu ülkelerdeki kızamık vakalarında ciddi artış görüldüğünü belirtti.

Hastalıktan korunmak için halkın en az yüzde 95’inin kızamık aşısı olması gerektiğini ancak birçok ülkenin bu oranınaltında kaldığına işaret eden DSÖ, bu ülkelerde kızamık enfeksiyonunun salgın halini aldığını kaydetti.

Aşılama oranının yüzde 95’in altında olduğu ülkeler arasında Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, Romanya, İsviçre ve Ukrayna yer alıyor.

Kızamık hastalığının oldukça bulaşıcı olduğuna dikkati çeken DSÖ, seyahat modellerine bakıldığında hastalığın ulaşamayacağı kişi ya da ülke olmadığını kaydetti.

DSÖ Avrupa Direktörü Zsuzsanna Jakab, “Salgının bulunduğu tüm ülkeleri sınırlarında hastalığın bulaşmasını engellemek için önlem almaları, halihazırda önlem alan ülkeleri de bunları devam ettirmeleri ve aşılama yüzdesini sürdürmeleri konusunda uyardım.” dedi.

Bu arada DSÖ Avrupa Bölge Ofisi’nden Robb Buttler, Avrupa’da aşılama oranının düşük olmasının birçok nedene dayandığını dile getirerek, “Ukrayna gibi bazı ülkelerde tedarik ve prosedür sıkıntıları yaşanıyor.” ifadesini kullandı.

Buttler, bazı ülkelerin aşıdan koktuklarını ya da aşılanmayı gereksiz bulduklarını vurguladı.

DSÖ verilerine göre, yılın ilk ayında İtalya’da 200’ün üzerinde kızamık vakasına rastlanırken Romanya’da geçen yıl ocak ayından bu yana 3 bin 400 vaka ve 17 ölüm kayıtlara geçti.

Muhabir: Dildar Baykan

Kansere dikkati çekmek için saçlarını kestirdiler

SAKARYA

Sakarya‘da, özel sağlık lisesinde öğrenim gören 15 erkek öğrenci, kanser hastalarına destek olmak amacıyla saçlarını kestirdi.

Özel Marifet Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nde okuyan 15 öğrenci, kansere karşı farkındalık oluşturmak ve duyarlılığı arttırmak adına saçlarını kestirme kararı aldı. Önce saçlarını kestiren daha sonra da Lösemi ve Kanser Hastaları Sağlık Eğitim Derneğini (KANSERDER) ziyaret eden öğrenciler, burada derneğin yararına resim çizdi.

KANSERDER Yönetim Kurulu Başkanı Nihal Akar, derneğe gelen öğrencilere kanser hastası çocukların yaşadığı zorlukları ve sorunlarını anlattı. Daha sonra çocukların dernekte çizdiği resimleri gösteren Akar, kanser hastalarının umutlarını, iç dünyasında neler yaşadıklarını aktardı.

Akar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, anlamlı bir programda öğrencilerle bir araya geldiklerini söyledi.

Merkezi Sakarya’da bulunan derneğin 15 yıldır ulusal ve uluslararası faaliyetlerde bulunduğunu belirten Akar, “Gönüllülük esasına dayalı lösemili, kanserli çocuklar ve büyük hastalarımız olmak üzere onların hayatını renklendirmek, rahatlatmak ve güzelleştirmek için çalışan bir kuruluşuz. Öğrencilerimiz saçlarını kestirmişler, empati yaptılar yani, ‘Biz sizinleyiz, sizi anlıyoruz’ dediler. Bu bizi çok etkiledi.” dedi.

Hobi odasında zaman zaman tedavi gören çocukların yerine şimdi ağabeyleri, ablaları olduğunu ve kardeşleri için resim yaptıklarını aktaran Akın, duyarlı davranışlarından dolayı öğrencilere teşekkür etti.

Öğrencilere kanserden korunma yollarını anlatan derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Op. Dr. Ersin Gürsel ise kansere yakalanmamak için öncelikle beslenmelerine dikkat etmeleri ve kötü alışkanlıklardan uzak durmaları gerektiğini vurguladı.

Muhabir: İbrahim Yozoğlu, Emircan Şahin

'Dünyada 17 milyon serebral palsili çocuk yaşıyor'

ANKARA

Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi Rehabilitasyon Bölümü öğrencilerince, “Dünya Serebral Palsi Farkındalık Ayı” dolayısıyla hastalığa ve hastaların yaşadığı problemlere ilişkin farkındalık oluşturmak amacıyla etkinlik düzenlendi.

Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi bahçesinde yapılan “Serebral Palsi Farkındalık Etkinliği”ne, serebral palsili çocuklar ve aileleri, Serebral Palsili Çocuklar Derneği (SERÇEV) Yönetim Kurulu Başkanı Sinem Ersoy, akademisyenler ve çok sayıda üniversite öğrencisi katıldı.

“Serebral palsili bireylere karşı sağduyulu olunmalı”

Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Elbasan, burada yaptığı konuşmada, serebral palsinin bir bozukluk olarak değil bir durum olarak tanımlanabileceğini söyledi.

Bu hastalıkta, büyümeyle kas iskelet sisteminde ortaya çıkan problemlerin, çocuğun hareketlerini kısıtladığını anlatan Elbasan, bu durumun da bireylerin günlük yaşama katılımlarını olumsuz etkilediğini belirtti.

Yaşın büyümesi ve hareketlerin kısıtlanmasıyla toplum tarafından kabul probleminin yaşandığını ifade eden Elbasan, serebral palsili bireylere karşı sağduyulu olunması gerektiğini vurguladı.

“Farklıyız, farkındayız”

Elbasan, “Tüm dünyada 17 milyon serebral palsili çocuğun yaşadığı, yalnızca İstanbul’da bu sayının 60 binin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu da azımsanamayacak bir rakamdır.” dedi.

Hastalığın dünyada genelinde görülme oranının bin doğumda 1,5 ile 3 arasında değiştiğini söyleyen Elbasan, Türkiye’de görülme oranınınsa Gazi Üniversitesinin yaptığı çalışmaya göre bin canlı doğumda 4,4 olarak belirlendiğini aktardı.

“Farklıyız, farkındayız” sloganıyla düzenlenen etkinlikte herkesi empati yapmaya davet ettiklerini anlatan Elbasan, “Bizimle aynı organlara, aynı uzuvlara sahip serebral palsili bireylerin yaşadıkları kassal ve sinirsel problemlerin bizden farklı olmadığını vurgulamak istiyorum.” diye konuştu.

SERÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Ersoy ve Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan da birer konuşma yaparak etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen öğrenci ve öğretim üyelerine teşekkür etti.

Konuşmaların ardından sağlık bilimleri öğrencilerince serebral palsiye dikkati çekmek amacıyla müzik dinletisi, dans gösterisi, skeçler ve çeşitli yarışmalar düzenlendi.

Muhabir: Melike Kınacı

1 2 3 5