'Terörist bir örgüt varsa o da İsrail ordusudur'

ANKARA

İsrailli yazar ve aktivist Miko Peled, İsrail’in dünyadaki en iyi askeri ekipmanla savunmasız 2 milyon insanı bombaladığını belirterek “Bunlar mı terörist şimdi. Onlar kahraman çünkü bu müthiş silahlara karşı koyuyorlar. Terörist bir örgüt varsa, o da İsrail ordusu. Onlar terör faaliyetlerini yürüten taraf ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘İsrail terörist bir devlet’ dediğinde dünyanın en haklı şeyini söyledi. Neyse ki biri bunu söyleme cesaretini gösterdi. Çünkü dünyadaki pek çok lider böyle bir beyanatta bulunmaya korkar.” dedi.

Bahçeşehir Üniversitesinin (BAÜ) düzenlediği “Generalin oğlunun gözünden Kudüs” konferansı Holiday Inn Otel’de yapıldı. Konferansın açılışında konuşan BAÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel, üniversitelerin bilim üreten ve ülkesinin sorunlarına çözüm arayışındaki yerler olması gerektiğini belirtti. Yücel, üniversitelerin özgürlüğün yaşandığı ve her fikrin dile getirildiği yerler olduğunu ve kendilerinin de buna mümkün olduğu kadar riayet ettiklerini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’e ilişkin kararını değerlendiren Yücel, Türklerin kurduğu bir Amerikan üniversitesi olarak Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bu konuya ABD’de duyarsız kalmadıklarını ve ilk panellerini Washington’da yaparak Trump’ın tavrını kınadıklarını anlattı.

Bu karara üniversiteler de dahil hiç kimsenin duyarsız kalmaması gerektiği anlayışıyla yola çıkarak Peled’i konferansa çağırdıklarını dile getiren Yücel, bunun bazı çevrelerce hoş karşılanmadığını vurguladı.

Bahçeşehir Uluslararası Washington DC Üniversitesi Rektörü Sinem Vatanartıran da Kudüs kararına karşı Türkiye’nin öncülüğünde kararlı bir tutum sergilendiğini belirtti. Uluslararası hukuku hiçe sayan bu kararın kendilerini Kudüs konusunda tekrar bir araya getirdiğini vurgulayan Vatanartıran, tüm bu gelişmeler ışığında ABD’de bazı etkinlikler düzenlediklerini ve bu çerçevede Trump’ın kararına ilk tepki gösteren üniversitelerden biri olduklarını kaydetti.

Vatanartıran, Peled’in dedesinin İsrail’in kuruluş bildirgesine imza atan 40 kişi arasında bulunduğunu, babasının İsrail’de önde gelen generallerden biri olduğu, kendisinin de İsrail ordusunda bir süre görev yapmasına rağmen şu anda Filistin davasının en önemli savunucularından birisi olduğuna işaret etti.

“Bir halk yüz yıldır hepimizin adına acı çekiyor”

Türkiye-Filistin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı Hasan Turan da Kudüs’ün önemine değindiği konuşmasında, bütün insanlığın gözünün bütün dinler açısından kutsal sayılan bu kentte olduğunu, kentin paylaşılamayan niteliğinin bugün de devam ettiğini söyledi.

Filistin ve Kudüs meselesinin sadece Filistin topraklarını değil, aynı zamanda Ortadoğu ve dünyayı ilgilendirdiğini ifade eden Turan, Ortadoğu’ya barış gelmemesi halinde dünyaya barış gelme imkan ve ihtimali olmadığını belirtti.

Turan, “Kudüs, Filistin meselesi sadece inançlar açısından da yaklaşıldığında eksik kalan bir mesele. Eğer inandığınız bir kutsalınız yoksa, insansanız, vicdan taşıyorsanız da tepki göstermeniz ve Filistinlilere sahip çıkmanız gereken bir mesele. O yüzden dünyanın inanç mensuplarının ne dedikleriyle ilgili değil, bugün bir inanca dayalı olarak Kudüs’ü ve Filistin’i diğer inançlardan ayırmaya çalışan Yahudilerin içindeki insanların da ne dediği bizim açımızdan çok önemli.” şeklinde konuştu.

Hasan Turan, Kudüs’te insan olanların kabul edemeyeceği zulümler işlendiğini, Filistin topraklarının baklava gibi dilimlere ayrıldığını, milletvekillerinin zindanlarda yattığını, küçücük çocukların gözaltına alındığını ve tutuklandığını anlattı. Turan, “Bir halk yüz yıldır hepimizin adına acı çekiyor ve buna vicdanı olan birilerinin itiraz etmesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

Turan, Bahçeşehir Üniversitesine, düzenlenen bu konferansla, uluslararası olmanın sorumluluğunu yerine getirmesi açısından takdirlerini iletti.

“Filistinlilerin yaşadığı acıdan habersiz yetiştirildik”

Miko Peled de Trump’ın diplomasiyi ve uluslararası hukuku göz ardı eden Kudüs kararının ardından özellikle Batı’da Müslümanların tepki vereceğine ve şiddet olaylarının yaşanacağına yönelik bir beklenti oluştuğunu ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde çok diplomatik, çok ölçülü, yerinde bir tepki verildiğini belirtti.

Kudüs’ün statüsü gibi çok hassas bir konuda dünyanın ABD’nin izinden gitmek ya da ölçülü, sorumluluk sahibi şekilde hareket etmek konusunda çok net bir karar alması gerektiğini söyleyen Peled, bu çerçevede ABD’nin Suriye’de 30 bin kişilik silahlı grup oluşturma kararını da değerlendirdi ve söz konusu kararda, İsrail’in Beyaz Saray’da çalışan ajanlarının parmağının bulunduğuna neredeyse emin olduğunu ifade etti.

Kendisinin bir İsrailli olarak doğduğunu ve çok vatansever, siyonist bir şekilde yetiştirildiğini anlatan Peled, Filistin’de İsrail’in kurulduğu söz konusu süreçte pek çok İsrailli gibi bir Filistin’in varlığından, Filistinlilerin yaşadığı acılardan habersiz olduğuna dikkati çekti.

Peled, yetiştiği ayrıcalıklı toplumdan çıkarak “diğer taraf”a yolculuk ettiğini dile getirerek bu tarafın kendilerine hep “tehlikeli, şiddet uygulayan ve kendilerinden nefret eden bir toplum” şeklinde anlatıldığını vurguladı.

Bölgeye gelen insanların çoğunun İsrail’e hayran kalırken, Filistin’in neden çirkin göründüğünü anlamadığını belirten Peled, İsraillilerin de kendilerini yaşamı daha iyi sürdürmeyi becerebilen, daha kalkınmış olduklarını görecek şekilde yetiştirildiklerini söyledi. Peled, “Ülkenin bütün suyu, İsrail Su Kurumu tarafından yönetiliyor. Kurum, Filistin nüfusuna yüzde 3 su veriyor. Bu arada, halihazırda bütün ülkede yaşayan nüfusun yüzde 50’den fazlası Filistinli. Yani musluklarında haftada 10-12 saat su akıyorsa, o zaman aileler bazı öncelikler belirlemeli. Yani beceriksiz değiller, suları yok. Ve bu acımasızlıktır, zulümdür.” görüşünü dile getirdi.

“İşgal altında olmayan Filistin toprağı var mı?”

Peled, 1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu’na değinerek ortada bir İsrail yokken siyonistlerin yeterince nüfuz sahibi ve İngiltere hükümetine gidecek kadar cesaretli olduklarını vurguladı. Deklarasyonda küçük bir nüfus oluşturan Yahudilerin devletinin kurulması sürecinde geri kalan ve çoğunluğu oluşturan nüfus için “Yahudi olmayan topluluklar” tanımının kullanıldığına işaret eden Peled, söz konusu tanımın çok da önemli olmayan bir topluluğu düşündürdüğünü ve Filistinlilerin haklarının göz ardı edilmesinde bir dönüm noktası olduğunu kaydetti.

Miko Peled, 1948’de İsrail devleti kurulduğunda Filistin’in neredeyse yüzde 80’inin işgal altında olduğunu ve bu toprakların adının İsrail olarak değiştirildiğini, yani işgalcilerin Filistin’e “İsrail” adını verdiğini söyledi. İsrail’in 1967’ye gelindiğinde Filistin’in işgalini tamamladığını ifade eden Peled, günümüzde “işgal altındaki Filistin toprakları” ifadesinin çokça kullanıldığını söyledi. Peled, “Peki işgal altında olmayan Filistin toprağı var mı? Geri kalanları özgür mü peki? 1967’de işgal başlamadı, Filistin’in işgali bitirildi ve İsrail işgali bitirerek Filistin topraklarının tamamında tek bir devlet kurdu.” diye konuştu.

Mescid-i Aksa’nın hızla ve olumsuz bir şekilde değiştiğini ve yok olduğunu söyleyen Peled, kendisinin kentin batısında, şehrin bir kısmının Filistin olduğundan habersiz bir şekilde büyüdüğünü dile getirdi. Peled, Kudüs’te doğup büyüyen annesinin kendisine 1948 öncesinde İsrail’in olmadığına, siyonistlerin gelip şehrin batısını tahliye ettiğine, Filistinlilerin güzel evlerinden atılarak bu evlerin İsraillilere verildiğine ilişkin geçmişi tekrar tekrar anlattığını ve hatta bu evlerden birinin annesine de teklif edildiğini ancak annesinin kabul etmeyerek küçük bir apartman dairesinde yaşamaya devam ettiğini dile getirdi.

“İsrail hiçbir zaman burayı paylaşmak istemedi”

Batı Kudüs’te bir Filistinlinin dahi bırakılmadığını ve 1967’de İsrail Doğu Kudüs’ü aldığında yıkım ve etnik temizlik sürecinin başlatıldığını anlatan Peled, buradaki Filistinli nüfusun hızla değiştiğini belirtti.

Peled, şöyle devam etti:

“Şu an müdahale etmezsek bir sonraki nesil burada hiç Arap var mıydı, yok muydu bilmeyecek bile. Bu, şu an ilk yardıma ihtiyacı olan, ölümüne kanama yaşayan bir hasta gibi. Yani yarın tedavi ederiz gibi bir alternatifi yok. Kudüs’ün şanlı tarihini kurtarmak için şu anda müdahale etmemiz gerekiyor. Burada Filistinliler için hayat tamamen cehenneme dönmüş durumda. Her yerde bir sürü asker var. Bazı yerlerde güvenlik önlemleri sebebiyle askerlerin hazır beklediğini görebiliyorsunuz. Onların bekleme şekillerini Kudüs ile kıyasladığınız zaman, orada tamamen baskı oluşturmak amacıyla durduğunu anlıyorsunuz zaten. Genç Filistinlileri durdurup sorguluyor, tutukluyor, taciz ediyorlar. Bütün bunlar sadece baskı oluşturmak için, yani biz buradayız ve siz buraya ait değilsinizi oluşturmak için. Ve şimdi ABD Başkanı sayesinde artık daha önce olmayan bir meşruiyet de var.

İsrail hiçbir zaman burayı paylaşmak istemedi. Zaten bunu Kudüs’te çok açık bir şekilde görüyoruz. Evlerin yıkılması durumu bir salgın gibi. Bugün biz burada dururken Doğu Kudüs’te 15 bin ev için çıkarılmış bir yıkım kararı var. Birkaç hafta önce oradaydım. Orada yepyeni evlerin yıkıldığını görüyorsunuz. İnsanlar bütün birikimlerini bu evlere yatırmış ve 24 saat içinde buldozerler geliyor ve yıkılıyor bu evler. Mazeretleri de buranın yapım izni olmaması. Öncelikle 70 yıldır Filistinlilere verilmiş bir inşaat, ruhsat izni yok. Ama daha da enteresanı şu, pek çok Yahudi de izinsiz şekilde evini genişletiyor ve bu tespit edildiğinde mahkemeye gidiyor ve bu süreç yıllar sürüyor. Bir kere bile ben buldozerlerin gidip de İsraillilerin ruhsatsız evlerini yıktığını görmedim.”

Kavşaklarda yer alan keskin nişancıların Filistinlileri vurma izinleri bulunduğunun altını çizen Peled, El Halil’deki camilerde Yahudilerin yaptığı katliamlardan dolayı Filistinlilerin buraları terk etmek zorunda kaldığını, bütün dükkanların kapatıldığını, İsrail’e kayıtlı olmayan araçlara izin verilmediğini anlattı. Peled, bütün bu nedenlerle bunun “etnik temizlik”ten başka şekilde ifade edilemeyeceğini vurguladı.

“Terörist bir örgüt varsa, o da İsrail ordusu”

Gazze Şeridi’ndeki suyun yüzde 98’inin insanların tüketimi için uygun olmadığını, bölgede temel tıbbi malzemelere erişimin bulunmadığını söyleyen Peled, bir tarafta Filistinli bir çocuk tedavi edilebilir bir hastalık nedeniyle ölürken, aynı yere 5 dakika mesafede bulunan yerde ilaca, suya erişimin olduğunu ve aynı hastalığı yaşayan Yahudi çocuğun yaşatılabildiğini ifade etti. 2 milyon kişinin yaşadığı şartların, elektrik ve suya erişimin olduğu hapishanelerden dahi daha kötü olduğunun altını çizen Peled, İsrail’in 1950’lerin başından bu yana “terörist” oldukları gerekçesiyle Filistinlileri bombaladığını vurguladı.

Peled, Filistinlilerin tünel kazdıkları için eleştirildiğini oysaki tüneller vasıtasıyla gıda ve ilaçların getirip götürüldüğünü dile getirerek “Dünyadaki en iyi askeri ekipmanla 2 milyon insanı bombalıyorlar. Milyonlarca ton bombadan bahsediyoruz. Bir tonluk bir bomba bütün şehre zarar verebilir. Bu kadar bomba hiçbir ordusu olmayan savunmasız insanların üzerine bırakılıyor. Bunlar mı terörist şimdi. Onlar kahraman çünkü bu müthiş silahlara karşı koyuyorlar. Hamas ya da Filistinliler değil. İsrail ordusu terörist örgütün kendisi. Onlar terör faaliyetlerini yürüten taraf ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘İsrail terörist bir devlet’ dediğinde dünyanın en haklı şeyini söyledi. Neyse ki biri bunu söyleme cesaretini gösterdi. Çünkü dünyadaki pek çok lider böyle bir beyanatta bulunmaya korkar ama Cumhurbaşkanı Erdoğan çıktı ve bunu söyledi.” ifadelerini kullandı.

İsrail’in her yıl 500 ila 700 çocuğu gözaltına aldığını ve bunları askeri mahkemelerde yargıladığını ancak Trump’ın açıklamalarının hemen ardından 77 çocuğun hapse konduğunu söyleyen Peled, bu rakamın bir önceki aya kıyasla iki kat fazla olduğunu vurguladı.

Peled, İsrail tarafından gözaltına alınan Filistinli Ahed et-Temimi’nin tutukluluk halinin bugün yine uzatıldığı bilgisini vererek “Olay aslında bu kızın cesareti değil, dünyanın geri kalanındaki insanların İsrail’e karşı durma konusundaki cesaretsizliği. Evet bu kız çok cesurdu. İsrailli bir askere tokat atabildi ama bu onun görevi değildi. İsrail’e karşı biz durmalıydık.” şeklinde konuştu. Peled, uluslararası toplum bu konuda cesaretsiz olsa da Türkiye’nin liderlik gösterdiğinin altını çizdi.

İsraillilerin en çok korktuğu üç kelimenin boykot, tecrit ve yaptırım olduğuna işaret eden Peled, bunların, Filistinli sivil toplumun onlara nasıl yardım edilebileceği konusunda yaptıkları bir çağrı olduğunu söyledi.

Peled, bu durumun gelecek dönemde sona erebileceği ya da hiçbir zaman sonuca bağlanamayabileceğini de vurgulayarak şunları kaydetti:

“Burada tek faktör biziz. İsrail’e temsilci gönderilmesine, onların temsilcilerinin rahat rahat gidip gelmelerine, ırkçılıklarını yaymalarına izin verirseniz devam edecektir. Biz bir fark yaratabiliriz. Biz derken vicdanlı her birey, her hükümetten bahsediyorum ama hükümetleri biraz itmek gerekir. Halkın onları belli bir doğrultuda cesaretlendirmesi gerekir. Olmayacağını söyleyemeyiz. Böyle bir hakkımız yok. Çünkü hepimiz özgürlük içinde yaşıyoruz ve hayattayız. Eğer İsrail devletini tanırsak, o zaman işgal altındaki Filistin toprağını tanıyoruz demektir. Başka bir opsiyonumuz daha var. Özgür, demokratik, eşit haklara, insan haklarına saygı gösteren, adalet ve özgürlüğe sahip bir Filistin. Bu da diğer seçeneğimiz ve kalbimizi dinleyerek seçim yapmak durumundayız. Adalete mi adaletsizliğe mi inanıyoruz? Tek tercih bu ikisi arasında. Irkçılığın karşısında mıyız, ırkçı mıyız, bunun arası yok. Sadece değerlerimize bakarak bir seçim yapmamız gerekiyor. Eğer İsrail’i tercih ediyorsanız, hiçbir şey yapmamaya devam edelim o zaman. Ama adalete inanıyorsanız Filistin ve Kudüs umurunuzdaysa o zaman harekete geçmeliyiz. Boykot, tecrit ve yaptırımlar tek hareket şansımız.”

Sorular

Peled, İsrail’de son dönemlerde genelde sağ politikacıların seçildiği belirtilerek dile getirdiği bu “vicdanlı çığlığın” İsrail toplumunda ne kadar yankı bulduğunun sorulması üzerine, “Ne yazık ki çok çok küçük bir kesim benim gibi tepki gösteriyor. Çok az İsrailli Yahudi benim görüşlerimi paylaşıyor. Büyük çoğunluğu hükümetin politikalarına tam destek veriyor. Bunun en büyük nedeni şu, İsrail parlamentosu ve hükümet mensupları halkın iradesini temsil ediyor. İsraillilerin ne düşündüğünü biliyoruz ve bu çok şaşırtıcı olmamalı aslına bakarsanız. Ayrıcalıklardan vazgeçmek istemiyorlar elbette. Dolayısıyla kontrolü ellerinde tutmak ve ötekilerin terörist olduğunu duymak işlerine geliyor.” dedi. 

Trump’ın, İsrail konusunda kendisinden önceki ABD başkanlarından farklı tutuma sahip olduğunu ifade eden Peled, Trump’ın diğerlerine göre daha pervasız davrandığını kaydetti.

Peled, ayrıca Trump’ın İsrail hükümetinin yıllarca talep ettiği bir kararı alması dolayısıyla Netanyahu’ya ciddi bir siyasi nüfuz sağladığını sözlerine ekledi.

Muhabir: Meltem Bulur

Bakanlık'tan 'dijital oyun' raporu

ANKARA – Merve Yıldızalp,Burcu Çalık

Dijital oyunlara yönelik ihmal ve istismara karşı bildirim ve müdahale mekanizmasının kurulması ile istismarcılara yönelik caydırıcı yasal düzenlemeler yapılması gerektiği bildirildi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca geçen ay düzenlenen “Dijital Oyunlar Çalıştayı ve Sempozyumu”nun çalıştay raporu yayımlandı.

Dijital oyunların çocuklar üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri ile koruyucu-önleyici politikalar doğrultusunda aileleri bilinçlendirme faaliyetleri kapsamında neler yapılabileceğinin tartışıldığı sempozyumun çalıştay raporunda, dijital oyunların çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri ile çocuklar ve aileler açısından taşıdığı riskler nedeniyle gündemdeki yerini koruduğu ifade edildi. 

Dijital oyunlar ve Türk aile yapısı

Çocuklar arasında popülerliği yüksek oyunların yabancı menşeli olduğu için Türk aile yapısına uygun bulunmadığı belirtilen raporda, bu durumun da ebeveynler ile çocuklar arasında çatışmaların artmasına ve dijital oyunların çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerinin daha fazla görülmesine sebep olduğuna dikkat çekildi.

Raporda, Türk kültürü ve manevi değerleri ile uyumlu “Niloya”, “Rafadan Tayfa”, “Keloğlan” gibi yerel karakterlerin yer aldığı içerikteki oyunların geliştirilebileceği önerisinde bulunuldu.

Dijital oyunlar üzerinden çocuk istismarı

Çevrimiçi oyunlar üzerinden yapılan konuşmalar anlık takip edilemediğinden koruyucu ve önleyici bir mekanizma geliştirmenin zorlu olduğu vurgulanan raporda, “Çocuğun karşısındaki aktörlerin kimlik bilgilerine ilişkin detaylı bilgiler mevcut olmadığından, çevrimiçi oyunlar çocuklar için istismar riskini artırmaktadır. Çevrimiçi oyunlar üzerinden cinsel istismar vakaları, gelen bildirimlerin yüzde doksanını oluşturmaktadır. İster oyun içeriğinden kaynaklı, ister oyunculardan kaynaklı dijital oyunlar üzerinden cinsel çocuk istismarı evrensel suç olarak kabul edilmektedir.” değerlendirmelerine yer verildi.

Ailelere “oyun bağımlılığını” azaltma önerileri

Çalıştayın sonuç raporunda çocuklarda dijital oyun bağımlılığını önlemeye yönelik aileler için çeşitli önerilere yer verildi. Çocukların oyun başında geçirdikleri vaktin ailelerince mutlaka kontrol edilerek kısıtlanması gerektiği aktarılan raporda, oyun seçimlerinin de ailelerce denetlenmesi gerektiği kaydedildi.

Çocukların oyun oynama sürelerini ve ihtiyaçlarını azaltmak amacıyla ailelerin çocukları ile kaliteli zaman geçirmesinin önemine işaret edilen raporda, şu değerlendirme yapıldı:

“Çocukların zaman ayırdığı ve enerjisini harcayabileceği faaliyetler çeşitli olmalıdır. Aileler çocukların farklı etkinliklere katılmasını ya da farklı sosyal ortamlara katılmasını destekleyebilir. Böylece çocukların oyun dışında zaman ayıracağı başka faaliyetler de olur. Aileler, çocukları ile iletişim halinde ve onlardaki değişimi gözlemleyebilecek yakınlıkta olmalıdır. Böylece çocuklarda görülebilecek oyun bağımlılığı belirtilerini önceden tespit edebilir ve çocukları ile bu konuda konuşabilir, bu da yeterli olmazsa bir uzmandan yardım alabilirler.”

“Dijital oyunlar platformu kurulmalıdır”

Türkiye’de dijital oyunlarla ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının yürüttüğü koruyucu ve önleyici politikalara ilişkin değerlendirmelerin de yapıldığı raporda, aileleri ve çocukları bu konuda bilinçlendirmeye yönelik kamu spotları ve kısa filmler hazırlanabileceği, aile dostu dizi ve yapımların içeriğine de duyarlılık artırıcı eklemeler yapılabileceği ifade edildi. 

Dijital tehlikelere yönelik çocuklara farkındalık eğitimleri verilmesi ve bu eğitimlerin de yaş gruplarına uygun, çocukların tanıdığı kahramanların ağzından verilebilecek içerikte saha çalışmaları ile oluşturulması gerektiği aktarılan raporda, “Ailelerin çocuklarının oynadığı dijital oyunlar ve içerikleri hakkında bilgi edinebileceği, alanında uzman kişilerin ve diğer ailelerin de yer aldığı, filtreleme sisteminin bulunduğu ve ailelerin canlı olarak iletişim ve etkileşim kurabildiği bir ‘dijital oyunlar platformu’ kurulmalıdır.” önerisinde bulunuldu.

“Bilişim suçları ile mücadele konusunda ayrı bir kanun getirilmeli”

Dijital oyunlar platformu üzerinden pedofili ile mücadelede uluslararası uygulama örneklerinin incelenmesi ve koordineli çalışmalar yapılması gerektiği aktarılan raporda, şunlar kaydedildi:

“Dijital oyunlar üzerinden ihmal ve istismarın bildirim ve müdahale mekanizmasının olduğu bir sistem kurulmalı. Dijital dünyanın dinamik yapısı sebebiyle mevcut yasal düzenlemeler bilişim suçlarını da kapsayacak şekilde güncellenmeli ya da bilişim suçları ile mücadele konusunda ayrı bir kanun getirilmeli. İlgili kurum ve kuruluşlar tarafından, çocukların gelişimini olumsuz yönde etkileyen ve internet ortamında yayınlanan içeriklerin engellenebilmesi hususunda ve online cinsel istismar konusunda istismarcılara yönelik caydırıcı yasal düzenlemeler yapılmalı.

'Üç kere kızımın etrafından DHKP-C'li teröristler alındı'

TBMM

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Bakanlığının 2018 yılı bütçesinin görüşüldüğü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

Silahlı terör örgütleriyle mücadeleye değinen Soylu, “Ben ayda, uzayda yaşamıyorum. Önümdeki bilgileri, gelen hadiseleri görüyorum. Nuriye Gülmen meselesinde bunu defalarca anlatmaya çalıştım. Beni her türlü suçladınız. Üç kere kızımın etrafından DHKP-C’li teröristler alındı. Ama neyimi kaybedersem kaybedeyim, bu örgüt tarihinin en acı tecrübelerini yaşayacak. Ben evden çıkarken, her sabah ya oğlumun ya da kızımın öldürüleceğini düşünerek ve kendimi buna alıştırarak çıkıyorum. Bunu çok net söylüyorum.” diye konuştu.

Soylu, “DHKP-C, PKK, DEAŞ’la, işin uyuşturucu, göç bölümüyle yürümeyen mücadele yok. 15 Temmuz, FETÖ bir ülke için yaşanmaması gereken bir süreçtir ama bu yaşandı. 23-24 bin civarında emniyet amirimiz vardı, şu anda zannediyorum 8-9 bin civarında. Bütün buna rağmen bu süreçleri yürüyoruz.” ifadelerini kullandı.

“Demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ayrılmayız”

Bütün bunları yaparken hukuka uyduklarının altını çizen Soylu, “Niye işkence yapalım ki? İşkencenin meşruiyeti nerededir? Nasıl yapılabilir işkence? Kim ‘işkence yapılabilsin’ diye bir şey söyler? Biz sonucu almak isteriz. Konuşur, konuşmaz. İşin başka türlü noktasında hukuken gider, eğer ceza alacaksa hapishaneye girer. Türkiye’de işkenceye sıfır tolerans söz konusudur. Yukarıdan aşağıya bütün herkes, bakanından bekçisine kadar bu noktada hemfikirdir.” dedi.

Eksik ve aksaklıkların olabileceğini ifade eden Soylu, Türkiye’nin demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ayrılmayacağını söyledi.

“Kandil’e gidip oturacağız ve hakimiyetimizin ortaya konulduğunu göreceğiz”

Doğu ve Güneydoğu’da bazı belediyelere başkan vekili atanması konusunda sürekli eleştirildiğini belirten Soylu, kayyum belediyelerin vatandaşa hizmet etmelerini sağlamaya çalıştıklarını söyledi.

15 Temmuz darbe girişiminde gerekli dersi çıkardıklarını dile getiren Soylu, “15 Temmuzdan çıkardığımız ders, aslında Türkiye’yi geçmiş hükümet sisteminde karşı karşıya getirdikleri istikrarsızlıklardan, sadece kendi sistemimizi korumak adına uğraşmamızdan ve siyasetin sürekli oyuncak olmasından kurtarmaktır.” diye konuştu.

16 Nisan referandumunun bu ülkenin bir daha aynı badirelerle karşılaşmaması için adım olduğunu ifade eden Soylu, Türkiye’nin istikrara ve siyasetin şeffaf olmasına ihtiyacı olduğunu vurguladı.

Soylu, muhalefetin iç siyasette iktidara karşı kendi pozisyonunu alacağını belirterek, “Karşı tarafta Avrupa, ABD benimle eş kampanya yürütürse işin altına başka olgular sokmaya çalışıyorsa, ben buna bakmak zorundayım. Hepimiz bakmak zorundayız. Biz tehditleri görmek zorundayız.” değerlendirmesinde bulundu. 

Terörle mücadelede bir süreç olduğunu ve 14 aydır İçişleri Bakanlığı yaptığını anımsatan Soylu, şunları kaydetti:

“Ben hiçbir gün ‘PKK şu tarihte bitecek’ demedim. Ben hep mümkün olduğu ölçüde süreç tanımı yapmaya çalıştım. ‘Baharda şunu yapacağız, sonbaharda şunu yapacağız.’ Nasıl strateji ile gittiğimizi biliyoruz. Yapacağımız şey açık ve nettir. Bir, sınırımızın 25 kilometre ötesindeki kampların tamamını tarumar etmek. İki Kandil’e gidip oturacağız ve orada bizim hakimiyetimizin ortaya konulduğunu göreceğiz. Kürt vatandaşımız Kandil’in korkusundan ve endişesinden, istediği kadar siyaset yapsın istediği kadar başka partiden olsun, istediği yere oy verebilme hakkı olsun, sonuna kadar hürmetimiz ve saygımız sonsuz ama tehditle değil.

Ben nasıl tehdit edildiğini gördüm. Batıdaki hiçbir siyasetçi Doğu’da ve Güneydoğu’da bir seçimde bulunmamıştır. Ben bulundum. Nasıl insanları tehdit ettiklerini, nasıl arabalara doldurup teker teker oy verme konusunda yönlendirdiklerini, nasıl insanları korku içerisinde tuttuklarını… Kolay kolay bir teşkilat başkanı okulda sorumluluk yapmaz. Bilerek ve tecrübeyi yaşayabilmek için, nasıl bir süreç var görebilmek için oraya gittim.”

Yapılması gerekenin demokrasiye sahip çıkmak olduğunu vurgulayan Soylu, demokrasinin sürdürülebilir hale getirildiği andan itibaren Türkiye’nin yükseleceğini ve yükselmeye devam edeceğini belirtti.

“Ajanlık faaliyeti yapmalarına müsaade etmeyeceğiz”

Türkiye’ye gelen bazı yabancı ülke vatandaşlarının gözaltına alınması nedeniyle kendisine kızıldığını ifade eden Soylu, şöyle konuştu: 

“Senin ne işin var PYD kampında? Benim ülkemde ne işin var? Hadi bakalım gidelim Almanya’ya, İngiltere’ye, Amerika’ya da onlara karşı olan ülkelerin, terörist olanların kamplarında bulunalım, ondan sonra orada o işi yapmaya çalışalım, bakalım bizi sokacaklar mı?

Ben İçişleri Bakanı olduğum sürece, Sayın Cumhurbaşkanımızın da hepimizin bilgisi dahilinde, bu ülkede ajan faaliyeti yapmaya çalışan kimseye müsaade etmeyeceğimizi bilmenizi istiyorum. Çok net. Bu bizim görevimiz. Bu kararlılığı ortaya koymalıyız.”

“54 bin 696 şahıs hakkında güvenlik soruşturması var”

İçişleri Bakanı Soylu, memuriyetle alakalı İçişleri Bakanı Soylu, memuriyetle alakalı 54 bin 696 şahıs hakkında güvenlik soruşturması olduğunu, 11 bin 114 vatandaşın işlemlerinin devam ettiğini açıkladı. Soylu, yeni bir sistem kurduklarını, vatandaşı mağdur etmeden bir hafta, 10 gün içerisinde bunu bitirme fırsatlarının olacağını söyledi. olduğunu, 11 bin 114 vatandaşın işlemlerinin devam ettiğini açıkladı. Soylu, yeni bir sistem kurduklarını, vatandaşı mağdur etmeden bir hafta, 10 gün içerisinde bunu bitirme fırsatlarının olacağını söyledi.

“Terör örgütüne bir istismar alanı bırakmak istemiyoruz”

Soylu, “Türkiye’de güvenlik politikaları hiçbir zaman terörü engelleyemeyeceği bir durumda olmamıştır. Sorun siyasettedir. Topu başka tarafa atmayın. Okumanız yanlış, sorun siyasettedir. Türkiye büyük bir devlettir, kendine asi olan herkese hak ettiğini verebilme kabiliyetine sahiptir.” diye konuştu.

Bakan Soylu, Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşın devlet ile terör örgütü arasında sıkıştırılmaması gerektiğini belirterek, “Yapmamız gereken iş belli. Devlet terör örgütü ile uğraşacak, oradaki vatandaşımız hayatın olağan akışına göre iddialarına, hedeflerine, ihtiyaçlarına göre yaşayacak. Devletin görevi budur. Teröristle mücadele ayrı, bunu acımasız şekilde gerçekleştireceğiz. Bu süreci 21. yüzyıla taşımak istemiyoruz, terör örgütüne bir istismar alanı bırakmak istemiyoruz. Onlar bizim vatandaşımız.” ifadelerini kullandı.

Soylu, kendisine yöneltilen eleştiriler ile “empati kurması” yönündeki telkinlere de yanıt vererek, şöyle devam etti:

“Bana ikide bir ‘Empati kurun.’ diyorsunuz. 1 Ocak 2017’den itibaren 46 sivil şehit var. Öğretmen, elektrikçi, orada beraber imeceye gitmiş adam. Hepimiz siyasetçiyiz. Hukuktan başka üstünlüğümüz yok. Empati bekliyorsunuz. Bir kez, ‘Bu ölen Şenay Aybüke Yalçın, Necmettin öğretmen. Şunu da eleştirelim, çukur mücadelelerinden sonra bırakılan bombalarla… Bu çocuklar da bizim çocuklarımız deyin.” 

Soylunun açıklamalarının ardından İçişleri Bakanlığı ile bağlı kuruluşlarının 2018 bütçeleri komisyonda kabul edildi.

Muhabir: Mehmet Tosun, Sertaç Bulur

'Yükselen değerlere yönelik ciddi bir saldırı söz konusu'

ANKARA 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi’nde bugün başlayan 3. Turizm Şurası‘nda, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen Bakanlar Oturumu’nda yaptığı konuşmada, dünyanın en pahalı arazisinde oturduklarını, bu arazinin rekabet gücüne, gürbüzlüğüne, sağlıklılığına, neşesine müdahil olmak isteyenlerin bulunduklarını belirtti.

Türkiye üzerindeki iddiaların hep devam edeceğini ama bugün çok daha farklı bir dönemin içinde bulunulduğunu anlatan Bakan Soylu, dün ABD’de bir terör hadisesi, çok kısa bir süre önce de Somali’de bir terör saldırısı gerçekleştirildiğini anımsattı. Soylu, hem tehdit algıları hem ekonomileri hem de insan kaynağı açısından Somali ve ABD’yi benzer iki lige koymanın mümkün olmadığını vurguladı.

“Kim işin içindeyse ona ait değerlendirmeyi ortaya koyalım”

Üzüldükleri bir noktanın olduğunu aktaran Bakan Soylu, şunları söyledi:

“Bizim de bu ülkeyi yöneten insanlar olarak etrafımızda gelişen olaylar konusunda morale ihtiyacımız olduğunu ifade etmek isterim. Şunu çok net söyleyeyim. TÜSİAD, Türkiye’nin önemli bir kuruluşudur. TÜSİAD Başkanı çıktı bir açıklama yaptı. ‘Olağanüstü halin kaldırılması lazım.’ dedi. Ya peki ben burada ne iş yapıyorum, neciyim ben. Turizmi turizmciye soruyoruz, ayakkabı sektörünü de ayakkabıcıya soruyoruz. Mesele reel, rasyonel bakmaktır. Kim işin içindeyse ona ait değerlendirmeyi ortaya koyalım. Turizmci adama ahkam kesebilme kabiliyetine sahip değilim ki. Ben siyasetçiyim, siyaset yapabilirim ama reel sektörün siyaset yapma kabiliyetleri en alt düzeyde olmalıdır, ideolojik bakmamalıdır. Başkalarının söylediğiyle de hareket etmemelidir.”

Terör örgütü PKK karşısındaki son 40 yılın en önemli süreci içinde bulunduklarını anlatan Soylu, bunun hükümetin son 15 yılda koyduğu kararlılığın neticesi olduğunu bildirdi.

“Yükselen değerlere ciddi saldırı söz konusu”

Türkiye’nin önemli üstünlüklerine işaret eden Soylu, “Bugün hep beraber bu fırsatları yarına taşıma bizim sorumluluğumuzdur. Gelecek nesillere bırakabileceğimiz sistemin hem rasyonel hem verimli hem de güçlü olabilmesi için tarihi bir dönem. Hepimize sorumluluk düşüyor. Burada bakan arkadaşlarımızla biz en az kendine zaman ayıran insanlarız. Aynısını bu dönem içinde sizlerden de bekliyoruz. Bilesiniz ki 24 saat bir taraftan güvenlik, bir taraftan yönettiğimiz diğer meseleler olsun aklımız, zihnimiz, kulağımız, tamamen toplam standardın yükselmesindedir. Bunun en önemli sayaçlarından bir tanesi de turizmdir. Eğer artıyorsa işlerimiz iyi gidiyor demektir, artmıyor, yerinde duruyorsa güvenlik ve huzur endeksimizde problem var demektir. Yükselen değerlere yönelik ciddi bir saldırı söz konusu. Karadeniz turizmi yükseliyor, Karadeniz’e konuşlanmak istiyorlar, Ege ve Akdeniz yükseliyor, Ege ve Akdeniz’e konuşlanmak istiyorlar. Bunların hepsinin farkındayız. Hepsinin tedbirlerini en yüksek noktada alıyoruz. İnşallah yarınlarda çok daha aydınlık günlerde olacağız.” diye konuştu.

Dokunmatik ekranlarla vakit geçiren bebekler daha az uyuyor

ANKARA

Londra Üniversitesinden bilim adamları, dokunmatik ekranlı telefon ve tablet gibi cihazların 6 ila 36 aylık bebeklerin uyku düzeni üzerindeki etkisini konu alan araştırmada, dokunmatik ekranlı cihazlarla temas eden bebeklerin, ekran başında geçirdikleri her 15 dakika için 1 saat daha az uyuduğunu belirledi.

Araştırma için 715 çocuğun ebeveyniyle görüşen araştırmacılar, 6 ila 11 aylık bebeklerin yüzde 51’inin, 25 ila 36 aylık bebeklerin de yüzde 92’sinin her gün dokunmatik ekranlı cihazlarla vakit geçirdiğini kaydetti.

“Geceleri daha az, gündüzleri daha fazla uyuyorlar”

Dokunmatik ekranlarla vakit geçiren bebeklerin, olmayanlara göre geceleri daha az, gündüzleri daha fazla uyuduğu belirtildi.

Araştırmanın sonuçları “Scientific Reports” dergisinde yayımlandı.

Muhabir: Emre Aytekin

'Uykunuz kaçıyorsa bunun altında bir hastalık olabilir'

İSTANBUL – Tansel Parlak

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve Türk Uyku Araştırmaları Derneğinin kurucu üyesi Prof. Dr. Hakan Kaynak, uykunun insan sağlığı açısından önemini vurguladı. 

Dünyada uykuyla ilgili çalışmaların 1950’lerde başladığını, 1972’de Uyku Apnesi Sendromunun ve bunun tedavisinin keşfiyle çalışmaların doruk noktasına ulaştığını dile getiren Kaynak, bu sendromun tedavisinin en iyi yapıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde bile hastaların ancak yüzde beşine ulaşılabildiğini aktardı.

Kaynak, son yüz yıl içinde insanların iki saat daha az uyuduğunu, bunun sosyalleşme, gece hayatı, gece çalışmak gibi birçok sebebinin olabileceğini anlattı. 

Bilimsel olarak en iyi bilinen sebebin ise gece cep telefonu ve bilgisayarla uğraşmanın uykuyu kaçırması olduğunu belirten Kaynak, şöyle devam etti:

“Gece cep telefonu tablet veya bilgisayarı elinize aldığınız anda saatleriniz kayıyor. Yani gece gözünüze direk beyaz ışık geliyorsa bu bir sürü araştırma ile teyit edilmiş bir şey, saatleriniz kayıyor. Çünkü bizim karanlık uykumuzu getiriyor ama bilgisayar ve cep telefonu anında uykumuzu kaçırıyor. Hani çok uyuyanların bile kaçırıyor ama uykusuzluğu olanların kesinlikle bunlardan uzak durması gerekiyor.”

Sağlıklı bir uyku için yeteri kadar karanlık ve sessiz bir ortamın normal olduğunu anlatan Prof. Dr. Kaynak, uyku ortamı hazırlamada aşırıya kaçmanın ise takıntı oluşturabileceği uyarısında bulundu. 

“Sağlıksız uyku bağışıklık sistemini zayıflatır”

Uykusuz kalan insanlarda ileri düzeyde unutkanlık görüldüğüne değinen Kaynak, bağışıklıkla ilgili kodlamaların uykuda yapılıyor olmasından ötürü diğer bir uykusuzluk belirtisinin de bağışıklık sisteminin zayıflaması olduğunu anlattı. 

Prof. Dr. Kaynak, bağışıklığı zayıflayan kişilerin başta grip olmak üzere enfeksiyonlara açık olduklarını belirterek, şu bilgileri verdi:

“Uykuda konuşma, hareket etme vesaire, onların hepsinin altında bir hastalık da olabilir. Her birinin altında ayrı hastalıklar da olabilir. Yani çocuklukta olanları dışarıda bırakırsa belli bir yaştan sonra uykudaki her hareket, konuşma, bağırma vurma, kırma, gülme, ağlama hepsi problemdir ve altında ne var bakmak lazım. Bunlar birer uyku hastalığı belirtisidir, teşhis edip tedavi etmek lazım.”